Demirperde Nostaljisi
Ne güzeldi o yıllar... Demirperde, Berlin Duvarı ve Doğu Avrupa rejimleri, hepsi de dimdik, sapasağlam ayaktaydı. Bu sayede insanlar düşmanlarının kim olduğunu doğru dürüst tanımlayabiliyorlardı. Onlar siyahtı, biz ise beyazdık (tabii onların da bunun tam tersini söylemeleri pek önemli değildi). Bizim kuşak o güzelim demirperde yıllarının maalesef sonuna yetişti.
Oysa 1920'li ve 30'lu yıllarda doğan kuşak çok şanslıydı. Bu kişiler savaş sonrası romantizminin bütün keyfini sürmüştü. O yıllarda sıcak, içinde şömine yanan mutlu bir ev ve dışarda esen korkunç fırtınaya bakarak evde bulunduklarına memnun olan insanlar vardı. Bu insanlar mutlak iyinin yanında oldukları için seviniyorlar, kara fırtınayı da nefretle kınıyorlardı. Böylece romantik şarkılar evin içini doldurmaya başladı. Frank Sinatra'nın tatlı sesi eşliğinde insanlar aşık oluyor ve evleniyordu. O zamanlar kimlik bunalımı, yaşama karşı duyulan endişe, nevrotik saplantı gibi bozukluklar yoktu. Toplumsal sınıflar arasında herkesin yeri belliydi.
1950'li yılların insanları her zaman çok mutluydular. İnanmıyorsanız o dönemin dergilerindeki reklam layoutlarına şöyle bir bakın: Çamaşır yıkayan kadın sırf bu yüzden çok mutludur. Baba mutlu olarak işten eve döner. Önlüklü, fakat çok zarif karısı o sırada mutlu bir biçimde yemek pişiriyordur. Çocuklar halıya uzanmıştır. Kısa pantolonlu oğlan heyecanlı bir kitap okuyor ve tabii örgü saçlı kız da bebekle oynuyordur.
Tüketim modelinde 'Küçük Amerika' olmayı hedefleyen '50'li yıllardaki Türk yaşam tarzında romantik şarkılar ve Hollywood filmleri büyük yer tutar. Peki ama sonra ne oldu? Komünizm, gelişmiş batıdaki bu mutlu ortamı sona erdirmek için son manevrasını yaptı: Battı. Böylece '90'lardaki panik havasına girildi.
Ben, şahsen, demirperde ülkelerinin eğlenceli tarafları olduğunu düşünüyordum. Bir kere radyo istasyonlarının Türkçe servislerindeki bütün spikerler komik aksanlarla konuşuyorlardı. Tiran Radyosunu ele alalım: 'Buraasıı Tran Radyoosu' diyen bir sunucusu vardı. En anlaşılmaz aksan buradaydı. Kadıncağız, besbelli, sabahları bir ilkokulda öğretmenlik yapıp öğrencileri azarlamaktan yorgun düşüyor, öğleden sonra da partiyle bozuşmamak için Türkçe servisinde spikerlik icra ediyordu. Ama 'Burrası Moskva'nın sessi' diyen sunucunun aksanı meslektaşları arasında en başarılı olandı. Demirperde döneminin sonlarına doğru Moskova Radyosu spikerleri aksan sorununu tamamen çözmüş görünüyorlar, su gibi İstanbul Türkçesi konuşuyorlardı. Bulgarlar ve Romenler ise işin kolayını bulmuştu; habire şarkı çaldıklarından konuşmalar ikinci derecede kalırdı. Pekin Radyosu'nun haberlerine gelince: Zaten yayınlar pek kısa olurdu; ayrıca yayının tüm netliğine ve spikerin bütün iyiniyetine rağmen Türkçe tamamen anlaşılmaz bir durumdaydı.
Tabii bir de Doğu Berlin'den yayın yapan (ve çok yassak olan) 'Bizim Radyo' var. Galiba burada Türk spikerler istihdam edilirdi. Hoş bir ses tonuna sahip, hatta biraz matrak geçer gibi bir hali olan sunucular anımsıyorum bu radyoda. Matrak geçiyor gibiydi; zira hedef kitle olan henüz 'gerçeği görmemiş' burjuvaların bu halini eğlenceli buluyordu. Onlara 'sizin durumunuz biraz komik kaçıyor çocuklar, artık uyanıp da size söylenen o gerçeği görün..' der gibiydi. Perestroika ile birlikte propaganda yayınlarının da tadı kaçtı; bundan sonra yaşamıma bazı Orta Doğu ülkelerinin radyo istasyonları girdi.
Söylemeye gerek yok, '70'li yıllarda iletişim araçlarından zaman zaman belirli mesajlar eşliğinde 'sosyal içerikli' çağrıların gelmesi alışıldık bir durumdu. Yüksek sanat üreten kesimin tamamı, popüler sanat üretenlerin ise bir kısmı bu mesajlara adamışlardı kendini. Fakat durum biraz sıkıcıydı. Şöyle ki, sözkonusu mesajlar neredeyse klişeler halinde ortaya çıkıyordu. En sık başvurulan kalıplardan biri 'tahrik eden zengin-isyan eden fakir' temasıydı (zengin ve sosyetik kadın umursamaz biçimde köpeğine mama yedirirken, köyden kente göçeden bir aç ona acıklı acıklı bakar ve gururuyla oynandığı için sonunda isyan eder; böylece isyan eylemine mantıklı bir gerekçe bulunur). Bir diğeri, halkın çeşitli güçler (özellikle medya) tarafından sömürülen aptallığının sosyalist bilince ulaşmış aydın tarafından dile getirilişiydi (örn. Melike Demirağ'ın 'Uyu yavrum uyu, uyutayım seni, kuponlarla muponlarla avutayım seni...' parçası). Ya da 'çocuk öldürüldü, ama olsun, onlar ölmez, arkadan binlercesi gelir' teması da içindeki trajediye ve şark usulü kaderciliğe bakılmaksızın sık sık karşımıza çıkardı. Demirperde çöktü, ancak çağrılar yeniden paketlenerek başka ideolojiler tarafından dağıtılıyorlar. Böylece siyasi ortam değişse de, iletilen mesaj kalıplarının baki kaldığı bir kez daha görülmekte...
|